Strazburg’da bu hafta, kamuoyunun pek dikkatini çekmeyen ama Türk sanayisinin cebini doğrudan ilgilendiren bir masa kuruluyor. Avrupa Parlamentosu, AB Konseyi ve Komisyon, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın (SKDM) kapsamını genişletmek için 20 Ekim’de ilk resmi üçlü müzakereye oturuyor. Hedef, yıl bitmeden siyasi uzlaşmaya varmak.
Konu teknik görünüyor ama özü basit. Avrupa, kendi fabrikalarına yüklediği karbon maliyetini artık sınırdan giren ürüne de yüklüyor. Avrupalı bir çelik üreticisi bacasından çıkan her ton karbondioksit için emisyon izni almak zorunda. Aynı çeliği Türkiye’den, Hindistan’dan ya da Çin’den alan ithalatçı ise yıllarca bu yükten muaftı. SKDM bu farkı kapatmak için kuruldu.
Geçiş dönemi bitti, sayaç çalışıyor
1 Ocak 2026 itibarıyla sistem, yalnızca raporlama yapılan geçiş döneminden yükümlülük dönemine geçti. Yılda 50 tonun üzerinde kapsamdaki ürünü ithal eden şirketlerin artık yetkili beyan sahibi olması gerekiyor. Bu yılki ithalatın karşılığı olan sertifikalar Şubat 2027’de satışa çıkacak, ilk yıllık beyan ve teslim için son tarih 30 Eylül 2027. Sertifikanın fiyatı AB Emisyon Ticaret Sistemi’ndeki (ETS) ihale fiyatlarına bağlı. Bu fiyat ekim başında ton başına 82 avro civarındaydı.
Bu yıl ödenecek tutar küçük. Çünkü SKDM, AB’nin kendi üreticilerine dağıttığı ücretsiz emisyon izinlerinin kaldırılma takvimine bağlı ilerliyor. Ücretsiz izinler 2026’da yalnızca yüzde 2,5 azalıyor. Bu oran 2030’da yüzde 48,5’e çıkıyor, 2034’te ücretsiz izin tamamen kalkıyor.
Basitleştirilmiş bir hesap ölçeği gösteriyor. Ürünlerinde 10 bin ton karbon gömülü olan bir ihracatçı düşünelim. Fiyat bugünkü seviyede kalırsa bu yılki yük kabaca 250 tonluk sertifika, yani 20 bin avro civarında. Aynı ihracat 2030’da yaklaşık 4 bin 850 tonluk sertifikaya, 400 bin avroya yakın bir faturaya karşılık geliyor. Bu yüzden 2026’nın küçük rakamları yanıltıcı. Asıl hesap önümüzdeki dört yılda değişiyor.
Türkiye listenin en başında
Türkiye bu mekanizmadan en çok etkilenecek ülkelerden biri. Ekonomi Gazetesi’nin Komisyon belgelerine dayanan derlemesine göre, Ekim 2023 ile Haziran 2025 arasında AB’nin birlik dışından aldığı yaklaşık 156 milyon ton SKDM kapsamındaki ürünün 18,3 milyon tonu Türkiye’den geldi. Bu, Ukrayna’dan sonra ikinci sıra demek. Türkiye çimento ve alüminyumda AB’nin en büyük tedarikçisi konumunda. Bu ihracatın içine gömülü emisyonun yaklaşık 42 milyon ton karbondioksite denk geldiği hesaplanıyor.
Bir an tam fiyatın uygulandığını varsayalım. Bugünkü ETS fiyatıyla bu, yılda 3,5 milyar avroya yaklaşan bir fatura demek. Bu bir tahmin değil; ücretsiz izinler, verimlilik iyileşmeleri ve fiyat dalgalanmaları sonucu değiştirecek. Ama sorunun büyüklüğü hakkında fikir veriyor.
Hollanda’nın geri adımı ne anlatıyor?
Bu yükün ne kadar ağır olduğunu anlamak için Hollanda’ya bakmak öğretici. Hollanda, AB sisteminin üzerine ağır sanayisine ayrıca ulusal bir CO2 vergisi koyan ülkelerden biriydi. Haziran 2025’te Hollanda meclisi bu verginin kaldırılmasını isteyen bir önergeyi kabul etti. Hükümet temmuzda vergiyi 2030’a kadar sıfırlayarak askıya alma niyetini açıkladı. Gerekçeler arasında yüksek enerji fiyatları, yavaş ilerleyen altyapı ve sübvansiyonla desteklenen ucuz ithalat vardı. Hükümet, verginin emisyonu azaltmaktan çok üretimi yurt dışına kaydırabileceğini de kabul ediyordu. Ekim 2025’te ise 2026’dan itibaren tarifenin ton başına 78,67 avroda sabitlendiği ve vergiye tabi emisyonların azaltıldığı açıklandı. Sanayi ve çevre örgütlerinin alternatif bulmak için oturduğu masa aralıkta ortak bir öneri çıkaramadan dağıldı.
Avrupa’nın en zengin ekonomilerinden biri bile karbonu komşularından daha pahalı fiyatlamanın sanayisini zorladığını kabul etmiş oldu. SKDM’nin varlık nedeni de tam olarak bu. İçeride karbon fiyatı yükseldikçe üretimin sınır ötesine kaçmasını önlemek için sınırda da aynı fiyatı uygulamak. Türkiye açısından bunun anlamı açık: Avrupa’nın kapısı kapanmıyor ama giriş ücreti her yıl büyüyor.
Parayı kim alacak?
Asıl kritik nokta, SKDM tüzüğünün 9. maddesinde saklı. Bu madde, ürünün menşe ülkesinde fiilen ödenmiş karbon fiyatının teslim edilecek sertifika sayısından düşülmesine izin veriyor. Ancak üreticiye yapılan iade veya telafiler de hesaba katılıyor.
Pratikte bu şu demek: Türkiye’de üretilen çelikteki karbon için ödenecek bir bedel var. Bu bedel ya Türkiye’de bir karbon piyasasında ödenecek ve gelir Türkiye’de kalacak, ya da Avrupa sınırında ödenecek ve Brüksel’in kasasına girecek.
Türkiye bu yönde adım attı. 9 Temmuz 2025’te yürürlüğe giren İklim Kanunu’nun ardından, Emisyon Ticaret Sistemi Yönetmeliği 27 Ağustos 2026’da Resmî Gazete’de yayımlandı. Yönetmelik, yılda 50 bin tondan fazla emisyon üreten tesisleri sisteme alıyor ve ücretsiz izinleri sektörel kıyaslama değerleriyle dağıtmayı öngörüyor. Pilot dönemin kapsamı ve süresi ise Karbon Piyasası Kurulu’na bırakılmış. Gerçek bir fiyatın ne zaman ve hangi seviyede oluşacağı henüz belli değil.
Burada bir ikilem var. Türkiye’de karbon fiyatı düşük kalır ya da ücretsiz izinlerle büyük ölçüde telafi edilirse, ihracatçı Avrupa sınırında pek bir şey düşemez ve parayı Brüksel tahsil eder. Fiyat yüksek tutulursa, bu kez iç piyasaya ve Avrupa dışına satılan üretim de pahalılaşır. Doğru ayar, bir yandan gelirin yurt içinde kalmasını sağlarken öte yandan bu geliri sanayinin dönüşümüne, yani elektrik ark ocaklarına, yenilenebilir enerjiye ve verimlilik yatırımlarına geri döndürebilmekten geçiyor.
Bursa için takvim 2028 değil, bugün
Mesele yalnızca çelik ve çimento fabrikalarının meselesi de değil. Komisyon’un Aralık 2025 önerisi, kapsamı cıvata, tel ve boru gibi çelik ve alüminyum yoğun yaklaşık 180 ürüne genişletiyor. Avrupa Parlamentosu ise 15 Eylül’de kabul ettiği pozisyonla listeye makine ve taşıt parçaları gibi grupları da ekledi. Yeni ürünlerin 1 Ocak 2028’den itibaren kapsama girmesi öneriliyor. Nihai liste henüz müzakere ediliyor ve Konsey’in pozisyonu Parlamento’nunkinden daha dar.
Bu ayrıntı Bursa için hayati. TİM verilerine göre kentin ihracatı 2025’te serbest bölgeler dahil 20 milyar dolara ulaştı. Yılın ilk 11 ayında otomotiv ihracatı 8,2 milyar dolarla toplamın yarısını aştı ve en büyük pazar Avrupa Birliği oldu. Taşıt parçaları nihai listeye girerse, Bursa’daki bir yan sanayi firmasının Avrupalı müşterisi yakında yalnızca fiyat ve teslim süresi değil, parçanın içindeki karbonun belgesini de isteyecek. O belgeyi üretmek için firmanın, kullandığı çeliğin hangi yöntemle üretildiğini bilmesi gerekecek.
Büyük şirketler bu hazırlığı yapabilir. Asıl zorluk, emisyon ölçümü için ne uzman kadrosu ne de bütçesi olan KOBİ’lerde. Avrupa’daki siyasi tereddütler, örneğin gübrede askıya alma tartışmaları, sürecin yavaşlayabileceğine dair umut verebilir. Ancak Parlamento’nun ürünleri geçici olarak listeden çıkarmaya imkân tanıyan “güvenlik valfini” metinden çıkarması, genel yönün genişleme olduğunu gösteriyor.
Karbon artık ihracat fiyatının görünmez değil, faturalı bir kalemi. Türkiye’nin önündeki tercih bu bedeli ödeyip ödememek değil. Tercih, bedelin nerede ödeneceği ve toplanan paranın neyi dönüştüreceği. Bu soruya ne kadar erken cevap verilirse, o para Brüksel’in değil Bursa’nın fabrikalarının hanesine yazılma ihtimali o kadar yükselir.

